MUSTAFA BALBAY
Savcının Sanığı, Çağının Tanığı
Güncel gelişmeler ışığında mesleğimizi tarif etmek gerekirse, şöyle de diyebiliriz:
“Gazeteciye selam verdim, belge değildir diye almadı!”
Eskiden belgeler sayfalarla ölçülüyordu, şimdi ölçü taştı, bavula ulaştı.
Bir yargıç için yasa maddesi, bir mimar için plan, bir öğretmen için alfabe neyse gazeteci için de belge odur.
Zaten güncel tartışmalar da gazetecilik ve belgeler ekseninde devam ediyor.
Uğur Mumcu gazeteciliği anlatırken şöyle diyordu:
“Bir kişi, düşüncesi ne olursa olsun, sadece gazetecilik refleksleriyle yazı yazıyorsa, ekmeğini yazılarıyla kazanıyorsa, ben o kişiye saygı duyarım.”
Ben de bu düşünceyi rehber edindim, köşe yazarlığı çizgimi bu yaklaşımla oluşturdum. Güncel tartışmaları da bu anlayışla izlemeye çalışıyorum.
Meslektaşlarımızı da karşı karşıya getiren tartışmalardan biri şu:
Darbe olursa tutuklanacak gazeteciler, kullanılacak gazeteciler listesi!
Böyle bir listenin varlığı-yokluğu bir yana, gazetecilerin böyle bir ayrımı tümüyle reddetmesi gerekir. Ancak anımsatmak istediğim bir durum var:
Bu satırları, gazeteciliği terör faaliyeti olarak görülüp tutuklanmış bir kişi yazıyor!
***
Malum iddianamede savcılar benim gazeteciliğin yanında terör faaliyetinde de bulunduğumu iddia ediyorlar.
Terör deyince insanın aklına ister istemez, silah geliyor. O satırları okuduğumda aklıma ilk şu soru geldi:
En son ne zaman silah elime aldım?
Düşündüm taşındım, buldum:
1983’te vatani görevimi yaparken!
Ama iddianamede benim terör faaliyetlerimi silahla yaptığım söylenmiyor. Delil klasörlerine konanların tümü ama tümü gazeteciliğe gönül vermiş bir kişinin arşivinde bulunabilecek şeylerden oluşturulmuş.
Ayrıntıya girmek gereksiz ve yararsız. Tek tümce ile özetlemem gerekirse, durum şu:
Birkaç yıl öncesine kadar ödüllendirildiğim gazeteciliğim şimdi cezalandırılıyor.
Bir gazetecinin yazıları-haberleri elbette dava konusu olabilir ama bir bütün olarak faaliyetlerinin terör kapsamına alınması ve tutuklu yargılanması bu kapsamda değerlendirilecek bir durum değil!
***
Bıkmadan, usanmadan vurgulamak ve belleklerde yer etmesini sağlamak istediğim gerçek şu:
“Gazeteci yaşadığı çağın tanığıdır.”
Ben onu yapmaya çalıştım.
Ancak bu tanıklığım, sanıklığa dönüştürüldü. Bu da kabulüm; ama yargılamayı tutuklu sürdürüp adeta baştan suçlu ilan etmek ne ölçüde hukuki?
Ülkenin gündeminde ne varsa, gazetecinin gündeminde de o olmak zorundadır. Hatta unutulmuş-unutturulmak istenmiş konular da gündeminde olmalıdır...
1987 yılıydı... Türkiye’nin gündeminde hayali ihracat vardı. Kimi sahil kasabalarında turizm yerine ihracat patlamıştı. O dönem ben de belgeleriyle hayali ihracat haberleri yapmıştım, Cumhuriyet’te manşetten yayımlanmıştı.
İddialar doğal olarak yargıya taşındı. Dönemin İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldı. Bu konuda en çok haberleri yapan kişi olarak beni de mahkemeye çağırdılar.
Tanık olarak...
Çağrı üzerine mahkemeye gittim. Yaptığım haberleri ana hatlarıyla anlattım.
Şimdi düşünüyorum; bugünkü iddianameyi hazırlayan anlayış, o gün de geçerli olsaydı, herhalde, bende pek çok hayali ihracat belgesi olduğunu söyleyip beni de tanık değil sanık yapacaklardı!
Ergenekon raporunu yazan İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’e soruyorlar:
- Bu raporu bir Türk gazeteci yazsaydı ne olurdu:
Jenkins şu yanıtı veriyor:
“Hapse girerdi. Böyle bir şey yazdığına göre kesin Ergenekon üyesidir, derlerdi.‘‘