ALİ SİRMEN
Balbay Kimin İçin Yatıyor?
Sevgili,
Bizim adımıza acı çeken, bizim günahlarımızın yükünü sırtlanan İsa esprisine aşina olmak için illa Hıristiyan olmak gerekir mi bilmiyorum.
Ama az ya da güdük gelişmiş toplumlarda, birileri bütün toplum adına çarpıklıkların, aksaklıkların ceremesini yüklenip taşırlar...
Özellikle geçiş dönemlerinde bu duruma sıkça rastlanır. Baskıcı yönetimlere gözdağı vermek, sindirmek ya da kendisini haklı gösterecek bahaneler bulmak için kimi kurbanlar gereklidir, onlar bulunur ve sonra rejimsel kader ağlarını örmeye başlar...
Kurban kimi zaman başına gelenlere bir anlam veremez ve şaşkınlık içinde sorar:
- Neden ben?.. Neden?.. Neden?..
Sorunun yanıtı bütün anlamsızlığını ortaya koyar:
- Neden olmasın ki?..
Burada anlatılmak istenen şudur:
- Sen olmasaydın, bir başkası olacaktı, neden sen olmayasın ki, şansına küs!..
Tabii bu söylemesi kolay, çekmesi zor bir durumdur ve her dönemin bir değil, birden çok hatta birçok “şansına küsmesi gerekeni” vardır.
Önceki gün hapiste birinci yılını dolduran arkadaşım Mustafa Balbay, tıpkı ondan daha uzun süredir, orada olan arkadaşım Tuncay Özkan, geçenlerde bu köşede mektuplarını okuduğum genç meslektaşlarım Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya gibi bu dönemin şanslarına küsecek kişileri...
***
Mustafa orada gazeteciliğinden dolayı yatıyor, tıpkı adını andığım diğer meslektaşlarım gibi... Üstelik onlar bu mesleği bilerek ve isteyerek seçip, yine bilerek ve isteyerek toplumun yararı doğrultusunda icra ettiklerinden “neden ben” diye soracak konumda da değiller.
Mustafa bir yıldır özgürlüğünden yoksun.
Aslında gazetecinin mesleğini yaparken sahip olduğu özgürlük, kendi kişisel özgürlüğü değil, kamunun ortak haber alma özgürlüğüdür. Bu durumda Balbay bizim özgürlüğümüzü vekâleten kullanmaktadır.
Ve elhak, Balbay bu özgürlüğü asıl sahibine ihanet etmeden, onun çıkarı doğrultusunda kullanmıştır.
Balbay gazetecilik yaparken nasıl bizim olan özgürlüğü kullanıyor idiyse, hapis yatarken de bizim adımıza yatıyor, tıpkı öbür arkadaşlarımız gibi...
Sanıyorum, içimizde bu gerçeği, arada sırada da olsa, Balbay’ı anımsayıp, birden kendini demir parmaklık arkasında hissedip içine kor düşenler hiç de az değil. Bunların duyguları ve isyanları, Silivri’ye kadar uzanıyor mu bilemem.
***
Diğer meslektaşlarım gibi, tutuklu olarak içeride bulunan Balbay’ın da davası sürüyor, ama artık onun için beraat imkânı yok.
Daha doğrusu hukuken var olan beraat olasılığının, fiilen bir kıymeti harbiyesi yok.
Çünkü Mustafa Balbay, tutukluluk yoluyla bir yıllık hapis süresini doldurduğu şu anda, zaten üç yıllık mahkûmiyetin infaz olarak karşılığını yatmış durumda. Tuncay Özkan için ise bu süre daha da uzun.
Duruşmanın sonunda şu ya da bu şekilde, beraat etseler bile, yasada yazılı maddesi bulunmayan bir suçtan mahkûm olmuş muamelesi görmüş olacaklar.
Bu suç hangisi ve kimin?
Yasanın uygulanması söz konusu olduğuna göre, tutuklama kararını talep eden ve ona hükmedenlerin suçundan söz etmek mümkün değil tabii ki...
Hatta “yasanın uygulanması söz konusu olduğuna göre ortada suç da yok yasal bir durum var” diyebilir miyiz?
Durumun yasal olduğunu kabul etmemiz, onun hukuka uygun olduğu sonucunu da doğurur mu?
İşte bu sonuncuya evet demek mümkün değildir. Çünkü güdük gelişmiş toplumlarda yasaya uygunluk her zaman hukuka uygunluğu da getirmiyor.
Demek ki, burada suç güdük gelişmişlikten doğuyor.
Bu durumda suçlu da güdük gelişmişliği düzeltemeyen bizler oluyoruz.
Demek ki, bizim haber alma özgürlüğümüzü vekâleten kullanan Balbay, bizim adımıza hapis yatarak, kendi kişisel özgürlüğünden de yoksun kalıyor. Üstelik cezasını çektiği suç da bizim suçumuz