ERDAL ATABEK
Abdülcanbaz...
Münih’teyim.
Rehberim, “Sizi küçük bir restorana götürmek istiyorum” diyor. Gidiyoruz.
Restorante Alla Turca.
Vitrine bakıp şaşıyorum.
Büyük boyda Abdülcanbaz vitrinde duruyor.
İçerde de Abdülcanbaz, Cihanyandı Saliha figürleri.
Sahibi Modalı. “Ustadan da izin alamadık ama, hayranıyız” diyor.
Dönüşte sevgili Turhan Selçuk’a söylüyorum.
Anlayışla gülüyor. Hoşgörüyle.
Abdülcanbaz.
Bir karikatüristin yarattığı tip değildir.
Abdülcanbaz canlı bir insandır.
Bizdendir. Bizden biri.
Halk çocuğu.
Bizim mahallenin çocuğudur.
Delikanlı.
Az konuşur, çok düşünür.
Doğrunun yanındadır.
Zalime karşıdır. Zalimlere hep karşı durmuştur.
Zulme karşı çıkarken cesurdur.
Gücünü silahtan almaz.
Gücünü bileğinden alır.
Cezayı Osmanlı tokadıyla verir.
Gözlüklü Sami ile savaşımdadır.
Sahtekâr, entrikacı, yalancı, hakyiyici Gözlüklü Sami ile uğraşması gerekir de ondan.
Yaşamayı sever.
Yaşamdan alması gereken keyfi alır.
Çelebidir, hoşgörülüdür, insandır.
Uğraşı kendisi için değildir.
Kendi çıkarını hiç düşünmez.
Bu çağın insanı değildir.
Her çağın insanıdır.
Her çağın dürüst isyancısıdır.
Spartaküs’tür. Don Kişot’tur. Abdülcanbaz’dır.
Kendine güvenir, yanında yer alan dürüst insanlara da.
Entrika çevirmez. Açıktır.
Dostluğu da bellidir, düşmanlığı da.
Hedefi mi? İnsanca bir yaşamdır.
İnsanca bir yaşam.
Sade, temiz, alçakgönüllü bir insan yaşamı.
Kadınlarla erkeklerle, eşitlikle, hakça bir yaşam.
Çocuklarla, gençlerle, yaşlılarla sevgi dolu bir yaşam.
İstediği budur.
Uğraşı budur.
Uğraştığı budur.
Kararlıdır.
Yolundan dönmez.
Kimseyi yarı yolda bırakmaz.
Karakteri sağlamdır.
Yolun başında neyse yolun sonunda da odur.
İşte bir insanın yaşamındaki en büyük ödül budur.
Kişinin kendine vereceği en büyük ödül.
Yolun başında neysen yolun sonunda da o olmak.
Abdülcanbaz mı?
Turhan Selçuk’un kendisidir...